RED HOT CHILI PEPPERS

I know someday you’ll have a beautiful life,

I know you’ll be a star in somebody else’s sky,

But why, why, why can’t it be, can’t it be mine?

Source: youtube.com

Phoney people come to pray,
Look at all of them beg to stay,
Phoney people come to pray.

Searching for an eskimo
Searching and I wanna know, someone, like you
What did they say
Desperate and I gotta go
Searching for an eskimo, someone, like you

London - ‘95

Çok sevdiğim bir Bon Jovi konserdir, öneririm..

Source: davidrbowie

Biri başlar, biri biter ama bir gün ikisi de ortada kesişir…
Geride bıraktığımız son pazartesi gününü çok zamanlardır bekliyorduk. The Walking Dead’in finali ve Game of Thrones’un başlangıç günü. İkisi de tam aynı günde oluverdi nedense (!) Asıl kapışma tarihleri pazar günüydü tabii ama biz 1 gün sonrasında izlediğimiz için asıl kapışma bizde değil, tam yayınlandıkları günde ki ülkelerde oldu. Bildiğim kadarıyla Game of Thrones geçmiş, bizim bazı dizi izleme sitelerinde ve torrent yollarında da geçmiş diye duydum. Peki geçmesi bekleniyor muydu, bu dizileri kıyaslayabilir miyiz… Bu sorularımıza gelecek olursak..
The Walking Dead, başladığından beri büyük merakla takip edilen bir dizi. Peki nasıl bu kadar sevildi? Sevilmemesi için bir neden yok ki: senaryo, olayların gidişatları, yapılan makyajlar, çekim mücadeleleri… vs. hepsi bakımından sizi doyurabilen bir dizi. Ben çok severim ve 3 sezondur hep takip ederim. Olayların gerçeklilik yönü de sizi kendine çekiyor (?) Tabii ki de gerçekçi: bu hastalık olamayacak şey mi canım. The Walking Dead’i bu şekilde öve öve bitiremeyiz tabi ki. Çok fazla süre bekletmeyen de bir dizi ama tabii başladığında 2-3 kere araya giriyorlar. Bunları aklınızda tutun..
Game of Thrones, George R.R. Martin’in, Buz ve Ateşin Şarkısı serisinden uyarlanma bir dizi serisi olarak karşımıza çıktı. İzlediğim andan beri bırakamadığım bir dizi gerçekten de. Aynı zamanda kitapları da. Game of Thrones da sizi oyunculuklar, makyaj, uğraşlar yönünden kendini belli edici… vs. fazlasıyla doyuran bir dizi. Günümüz zamanında yapılan efektleri hiç karıştırmıyorum bile. Niye Game of Thrones geçti? ye gelirsek.. Game of Thrones her sezon 10 bölüm yapan, bu bölümlerin arasına hiç ara koymayan aralıksız size 10 hafta geçiren bir dizi ve aynı zamanda yeni sezonu için de sizi 10-11 ay (neredeyse 1 yıl) bekleten bir dizi. Ara vermemesi yönünden gayet iyi (11 aylık aradan sonra bir de ara mı olacak değil mi!) fakat hemen bitiveriyor ve size yine uzun bir bekleme süresi kalıyor. Bu kadar bekleme süresi içinde tabi ki sizde özleminizin de etkisiyle Game of Thrones’a koşuyorsunuz. The Walking Dead de sonraya kalsın. Yabancı ülkelerde tam yayın gününde böyle oluyor. Biz yine şanslıyız ikisini beraber izleyebiliyoruz.Gerçi bizim ülkede de biraz karar verme zorluğu oluyor hangi sırayla izlesek konusunda. O kişinin kendisine kalmış tabi…
O geçti, bu daha önce izlendi, birisi güzel başlangıç birisi güzel bitiriş yaptı.. derken derken her ikisini de izledik. Hala daha izlemeyenler varsa koşsun izlesin işleri hala zor olabilir..
(Not: Amacım diziler arası iyi-kötü karşılaştırması değil, her ikisini de çok sevdiğimi belirttim zaten, ama demek istediğimi anlamışsınızdır zaten. İyi seyirler!)

Biri başlar, biri biter ama bir gün ikisi de ortada kesişir…

Geride bıraktığımız son pazartesi gününü çok zamanlardır bekliyorduk. The Walking Dead’in finali ve Game of Thrones’un başlangıç günü. İkisi de tam aynı günde oluverdi nedense (!) Asıl kapışma tarihleri pazar günüydü tabii ama biz 1 gün sonrasında izlediğimiz için asıl kapışma bizde değil, tam yayınlandıkları günde ki ülkelerde oldu. Bildiğim kadarıyla Game of Thrones geçmiş, bizim bazı dizi izleme sitelerinde ve torrent yollarında da geçmiş diye duydum. Peki geçmesi bekleniyor muydu, bu dizileri kıyaslayabilir miyiz… Bu sorularımıza gelecek olursak..

The Walking Dead, başladığından beri büyük merakla takip edilen bir dizi. Peki nasıl bu kadar sevildi? Sevilmemesi için bir neden yok ki: senaryo, olayların gidişatları, yapılan makyajlar, çekim mücadeleleri… vs. hepsi bakımından sizi doyurabilen bir dizi. Ben çok severim ve 3 sezondur hep takip ederim. Olayların gerçeklilik yönü de sizi kendine çekiyor (?) Tabii ki de gerçekçi: bu hastalık olamayacak şey mi canım. The Walking Dead’i bu şekilde öve öve bitiremeyiz tabi ki. Çok fazla süre bekletmeyen de bir dizi ama tabii başladığında 2-3 kere araya giriyorlar. Bunları aklınızda tutun..

Game of Thrones, George R.R. Martin’in, Buz ve Ateşin Şarkısı serisinden uyarlanma bir dizi serisi olarak karşımıza çıktı. İzlediğim andan beri bırakamadığım bir dizi gerçekten de. Aynı zamanda kitapları da. Game of Thrones da sizi oyunculuklar, makyaj, uğraşlar yönünden kendini belli edici… vs. fazlasıyla doyuran bir dizi. Günümüz zamanında yapılan efektleri hiç karıştırmıyorum bile. Niye Game of Thrones geçti? ye gelirsek.. Game of Thrones her sezon 10 bölüm yapan, bu bölümlerin arasına hiç ara koymayan aralıksız size 10 hafta geçiren bir dizi ve aynı zamanda yeni sezonu için de sizi 10-11 ay (neredeyse 1 yıl) bekleten bir dizi. Ara vermemesi yönünden gayet iyi (11 aylık aradan sonra bir de ara mı olacak değil mi!) fakat hemen bitiveriyor ve size yine uzun bir bekleme süresi kalıyor. Bu kadar bekleme süresi içinde tabi ki sizde özleminizin de etkisiyle Game of Thrones’a koşuyorsunuz. The Walking Dead de sonraya kalsın. Yabancı ülkelerde tam yayın gününde böyle oluyor. Biz yine şanslıyız ikisini beraber izleyebiliyoruz.Gerçi bizim ülkede de biraz karar verme zorluğu oluyor hangi sırayla izlesek konusunda. O kişinin kendisine kalmış tabi…

O geçti, bu daha önce izlendi, birisi güzel başlangıç birisi güzel bitiriş yaptı.. derken derken her ikisini de izledik. Hala daha izlemeyenler varsa koşsun izlesin işleri hala zor olabilir..

(Not: Amacım diziler arası iyi-kötü karşılaştırması değil, her ikisini de çok sevdiğimi belirttim zaten, ama demek istediğimi anlamışsınızdır zaten. İyi seyirler!)

Herkes eve dönmek ister..
Playlistten “Lead Me Home”u açın! Bugün yine yorucu bir günün ardından her zamanki gibi eve doğru yola koyulmuştum. Metrodan indiğim zaman kafamı kaldırıp şöyle bir insanlara baktım, her zaman ki gibi.. Bakınca şunu fark ettim: Herkes de bir eve dönme çabası var. Herkes için yorucu bir gündü tabii ki. Yağmur sağanak yağıyor ve siz eve dönme derdindesiniz. Peki neden herkes eve dönmek ister? Ev öyle bir şeydir ki aslında, biz bunun farkında değiliz. Evde huzur buluruz, evde karnımız doyar, evde uyuruz .. Neden eve dönmek isteriz? Çünkü evimizdir orası. Ailemizle birlikte tatlı anılar yaşadığımız, kimi zaman da sıkıntılı zamanlarımızı yalnız geçirdiğimiz bize ait bir odamız olan evimizdir orası.
Herkes eve dönmek ister. Neden ister peki? Kimisi karısı ve çocuklarıyla, kimisi sadece eşleriyle, kimisi bilgisayarı ile vakit geçirmek istediği için ister. Bu seçenekler çoğaltılabilir tabii.  Kimisi uyumak, kimisi aç olduğu kimisi nedensiz kimisi de sadece huzur bulmak için dönmek ister evine.
Sabah evden erkenden çıkan öğrenci, iş adamı veya herhangi biri, evden çıkmak istiyor mudur? Tabii ki de hayır. Ama çıkarız çünkü zorunluyuz. Dışarıda olduğumuz bazı süreçler boyunca sürekli eve dönmek isteriz. Kafamızda bin türlü düşünce, yorgunluk filan vardır ve evimize gidip güzel bir duş alıp yatağımıza uzanmak ya da TV’nin karşısına geçmek veya oturup ailemizle zaman geçirmek isteriz; bir an önce eve dönüp “huzur” bulmak isteriz. Herkesin kafasındaki huzur değişiktir. Bu saydıklarımdan hangisini huzurlu buluyorsanız artık, tabii daha da artırabiliriz, dediğim gibi herkese göre değişir bu.
Herkes eve dönmek istiyor. Peki niye?…

Herkes eve dönmek ister..

Playlistten “Lead Me Home”u açın! Bugün yine yorucu bir günün ardından her zamanki gibi eve doğru yola koyulmuştum. Metrodan indiğim zaman kafamı kaldırıp şöyle bir insanlara baktım, her zaman ki gibi.. Bakınca şunu fark ettim: Herkes de bir eve dönme çabası var. Herkes için yorucu bir gündü tabii ki. Yağmur sağanak yağıyor ve siz eve dönme derdindesiniz. Peki neden herkes eve dönmek ister? Ev öyle bir şeydir ki aslında, biz bunun farkında değiliz. Evde huzur buluruz, evde karnımız doyar, evde uyuruz .. Neden eve dönmek isteriz? Çünkü evimizdir orası. Ailemizle birlikte tatlı anılar yaşadığımız, kimi zaman da sıkıntılı zamanlarımızı yalnız geçirdiğimiz bize ait bir odamız olan evimizdir orası.

Herkes eve dönmek ister. Neden ister peki? Kimisi karısı ve çocuklarıyla, kimisi sadece eşleriyle, kimisi bilgisayarı ile vakit geçirmek istediği için ister. Bu seçenekler çoğaltılabilir tabii.  Kimisi uyumak, kimisi aç olduğu kimisi nedensiz kimisi de sadece huzur bulmak için dönmek ister evine.

Sabah evden erkenden çıkan öğrenci, iş adamı veya herhangi biri, evden çıkmak istiyor mudur? Tabii ki de hayır. Ama çıkarız çünkü zorunluyuz. Dışarıda olduğumuz bazı süreçler boyunca sürekli eve dönmek isteriz. Kafamızda bin türlü düşünce, yorgunluk filan vardır ve evimize gidip güzel bir duş alıp yatağımıza uzanmak ya da TV’nin karşısına geçmek veya oturup ailemizle zaman geçirmek isteriz; bir an önce eve dönüp “huzur” bulmak isteriz. Herkesin kafasındaki huzur değişiktir. Bu saydıklarımdan hangisini huzurlu buluyorsanız artık, tabii daha da artırabiliriz, dediğim gibi herkese göre değişir bu.

Herkes eve dönmek istiyor. Peki niye?…

Dünya Tiyatro Günü adına…
Bugün Dünya Tiyatro Günü, kutlu olsun! Başkaları için gıdım önemi olmayabilir bunun ama benim için önemi büyük. Bende bir tiyatrocuyum ve gerçekten bu tiyatro deyip geçtiğimiz şeyin ne kadar büyük anlam ifade ettiğini bilirim. O sahnedeyken, o anı yaşamak ve bundan zevk almanın ne kadar keyif verdiğini bütün tiyatrocular bilir. 
Geçen günlerde sahneden uzak kalmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu anladım. Uzak kalınca duruş şeklinizi, konuşma şeklinizi değiştirmeniz gibi olumsuz yanları var. Böyle zorlukları da var tiyatronun. Herkes yapabilir mi peki tiyatroyu? Tabi ki de hayır. Tiyatro, emek ister, ruh ister, yetenek ister… İster de ister. Ama şunu söyleyebilirim ki bunlara sahipseniz bu işin tadı gerçekten çok başka. Belki aynı yerde dönüp duruyor olabilir bu yazı ama tiyatronun ne kadar önemli olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez ki zaten.
Başka bir şey söylenecek olursa; o da günümüzde tiyatronun yerinin gittikçe küçülmesi. Ne yazık ki bu durum tek Türkiye için geçerli. Hiç kimse umursamamaya başladı, bir kere gidip bir tiyatro oyunu izlemeye tenezzül etmemeye başladı. Çoğu bunu okuduktan sonra evet doğru diyebilir. Bende onların içinden bazılarına şunu soruyorum: Öyle söylüyorsun da peki sen hiç tenezzül ediyor musun? İşte yaşadığımız sorunlar buradan çıkıyor. Şu an burada “Hadi el ele verip tiyatronun yerini koruyalım” diyemem. Neden diyemem? Çünkü bu gaz verme artık bu ülkede sökmüyor. O kadar bilinçsizleşmişiz ki artık bunu kimse toparlayamaz. “Belki toparlanır, bizim bir umudumuz var, nerden bileceksin?” diyebilirsiniz bana ama inanın ki boşa umutlanırsınız. Ben istemez miyim şu an bu durumun toparlanmasını? İsterim ama olmaz ki. Hem ne zaman oldu ki?
Evet bugün  Dünya Tiyatro Günü ama kimin umrunda? Google’ın bile değil…

Dünya Tiyatro Günü adına…

Bugün Dünya Tiyatro Günü, kutlu olsun! Başkaları için gıdım önemi olmayabilir bunun ama benim için önemi büyük. Bende bir tiyatrocuyum ve gerçekten bu tiyatro deyip geçtiğimiz şeyin ne kadar büyük anlam ifade ettiğini bilirim. O sahnedeyken, o anı yaşamak ve bundan zevk almanın ne kadar keyif verdiğini bütün tiyatrocular bilir. 

Geçen günlerde sahneden uzak kalmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu anladım. Uzak kalınca duruş şeklinizi, konuşma şeklinizi değiştirmeniz gibi olumsuz yanları var. Böyle zorlukları da var tiyatronun. Herkes yapabilir mi peki tiyatroyu? Tabi ki de hayır. Tiyatro, emek ister, ruh ister, yetenek ister… İster de ister. Ama şunu söyleyebilirim ki bunlara sahipseniz bu işin tadı gerçekten çok başka. Belki aynı yerde dönüp duruyor olabilir bu yazı ama tiyatronun ne kadar önemli olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez ki zaten.

Başka bir şey söylenecek olursa; o da günümüzde tiyatronun yerinin gittikçe küçülmesi. Ne yazık ki bu durum tek Türkiye için geçerli. Hiç kimse umursamamaya başladı, bir kere gidip bir tiyatro oyunu izlemeye tenezzül etmemeye başladı. Çoğu bunu okuduktan sonra evet doğru diyebilir. Bende onların içinden bazılarına şunu soruyorum: Öyle söylüyorsun da peki sen hiç tenezzül ediyor musun? İşte yaşadığımız sorunlar buradan çıkıyor. Şu an burada “Hadi el ele verip tiyatronun yerini koruyalım” diyemem. Neden diyemem? Çünkü bu gaz verme artık bu ülkede sökmüyor. O kadar bilinçsizleşmişiz ki artık bunu kimse toparlayamaz. “Belki toparlanır, bizim bir umudumuz var, nerden bileceksin?” diyebilirsiniz bana ama inanın ki boşa umutlanırsınız. Ben istemez miyim şu an bu durumun toparlanmasını? İsterim ama olmaz ki. Hem ne zaman oldu ki?

Evet bugün  Dünya Tiyatro Günü ama kimin umrunda? Google’ın bile değil…

I know, how I feel when I’m around you
I don’t know, how I feel when I’m around you
Around You…

Leyla ile Mecnun da yine nasıl bir şarkı yazmışlar öyle ya. Gerçekten bizim ülkemizde fark yaratan bir dizi. Bir çok zaman da kulağımızı da şenlendiriyorlar böyle..

Kaybet, öfkeni içinde sakladığın.
Terket, o derdini benden almadığın.
Sabret, sonu aynı değil söylüyorum.
Dinle, rüyalarım her gün aynı olmayacak.
Şimdi vazgeçersen, geriye? döneceksin.
Gitme, kaybedince daha çok seveceksin.
Biliyorum hiç bir anlamı yok.
Yokluğunda yokluğunda yokluğunda

Plak şirketleri sizi nasıl fark eder?
Eminim bir sürü grup ve sanatçı plak firmalarının, yöneticilerinin ya da patronlarının onları fark etmesi en azından isimlerini bilmesi için yanıp tutuşuyor. Bu piyasada fark edilmek önemli bir şey. Bakın bir tüyo vereyim.
Red Hot Chili Peppers şöyle yapmış zamanında. Yıl 1983. EMI ile anlaşma imzalıyorlar ama kimse bunları hâlâ tanımıyor. Binanın kapısından girerken bile ‘Kim bu serseriler?’ gözüyle bakıyor güvenlik. Bağlı oldukları plak şirketlerine girmek ve ofise çıkmak için bile elli takla atıyorlar. Bir süre sonra bu durum iyice can sıkıcı oluyor ve Kiedis ile Flea patronla tanışmak istiyorlar. Elbette onlara “Patronla tanışamazsınız o bu işlerle ilgilenmez” deniyor ama anlayan kim? Bir gün gene güç bela ofise giren ikili, patron Jim Mazza’nın ofisine çıkıyor. Sekreterin önüne oturuyor ve “Biz Bay Mazza’yla görüşeceğiz” diyorlar, “Sanatçısıyız da…”Kadın “Toplantıda” deyince bizimkiler deliriyor, üstlerindekini çıkarıp çırılçıplak Mazza’nın odasına dalıyor, masanın üzerine çıkıp iki tur atıyor, toplantıyı dağıyıp asansörde gözden kayboluyorlar.“En azından artık adımızı biliyorlardı” diye anlatıyor Kiedis. 
Aklınızda bulunsun. 
(alıntı: Hafif Müzik)

Plak şirketleri sizi nasıl fark eder?

Eminim bir sürü grup ve sanatçı plak firmalarının, yöneticilerinin ya da patronlarının onları fark etmesi en azından isimlerini bilmesi için yanıp tutuşuyor. Bu piyasada fark edilmek önemli bir şey. Bakın bir tüyo vereyim.

Red Hot Chili Peppers şöyle yapmış zamanında. Yıl 1983. EMI ile anlaşma imzalıyorlar ama kimse bunları hâlâ tanımıyor. Binanın kapısından girerken bile ‘Kim bu serseriler?’ gözüyle bakıyor güvenlik. Bağlı oldukları plak şirketlerine girmek ve ofise çıkmak için bile elli takla atıyorlar. Bir süre sonra bu durum iyice can sıkıcı oluyor ve Kiedis ile Flea patronla tanışmak istiyorlar. Elbette onlara “Patronla tanışamazsınız o bu işlerle ilgilenmez” deniyor ama anlayan kim? Bir gün gene güç bela ofise giren ikili, patron Jim Mazza’nın ofisine çıkıyor. Sekreterin önüne oturuyor ve “Biz Bay Mazza’yla görüşeceğiz” diyorlar, “Sanatçısıyız da…”Kadın “Toplantıda” deyince bizimkiler deliriyor, üstlerindekini çıkarıp çırılçıplak Mazza’nın odasına dalıyor, masanın üzerine çıkıp iki tur atıyor, toplantıyı dağıyıp asansörde gözden kayboluyorlar.“En azından artık adımızı biliyorlardı” diye anlatıyor Kiedis. 

Aklınızda bulunsun. 

(alıntı: Hafif Müzik)

This City of Angel…
Diye bitiriyor Josh Brolin filmi. Gerçi film hakkında yazı yazmak için geç kalmış olabilirim ama olsun. 2 hafta önce izledim filmi ve beğendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bir kaç tane polisin şehri adına çok tehlikeli, eskiden boksör ve şimdi ise psikopat bir mafya babası olan Mickey Cohen (Sean Penn) ile mücadelesini anlatıyor. Tabii bu filmin genel konusu yoksa filmi izledikçe her karakterin ayrı bir havası olduğunu göreceksiniz. Her şeyden önce şunu söylemeliyim: Sean Penn gerçekten de bir “ilah” desek yeridir. Böyle fark yaratan oyuncuların farkları film içinde o kadar çok belli oluyor ki.. Diğer oyunculuklardan bahsedersek; hepsinin Sean Penn gibi olmadığını söyleyebiliriz ama her oyuncu gerçekten elinden geleni yapmış. Ben zaten Ryan Gosling’in oyunculuğunu her zaman beğenmişimdir ve filmdeki rolü de ona tam oturmuş ve o da hakkını vermiş.(Oyunculuğa ara vermesi ne yazık..)
Gangster filmlerini sevenler veya nostalji yapmayı sevenler için öneririm. Filmin bir farkı da aksiyonundan kaynaklanıyor. Tabi şimdiki teknoloji sayesinde. Geçmiş zamanlarda geçmesine rağmen film aksiyon dolu. Fazla söylenebilecek bir şey yok; eğer film seçmek istiyorsanız, karar veremiyorsanız ve en önemlisi canınız şöyle eski zamanlarda geçen güzel bir gangster filmi çektiyse veya nostalji yapmak istiyorsanız, açın izleyin bu filmi. Mutlu ayrılmak garanti, tabii herkes için olmayabilir.

This City of Angel…

Diye bitiriyor Josh Brolin filmi. Gerçi film hakkında yazı yazmak için geç kalmış olabilirim ama olsun. 2 hafta önce izledim filmi ve beğendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bir kaç tane polisin şehri adına çok tehlikeli, eskiden boksör ve şimdi ise psikopat bir mafya babası olan Mickey Cohen (Sean Penn) ile mücadelesini anlatıyor. Tabii bu filmin genel konusu yoksa filmi izledikçe her karakterin ayrı bir havası olduğunu göreceksiniz. Her şeyden önce şunu söylemeliyim: Sean Penn gerçekten de bir “ilah” desek yeridir. Böyle fark yaratan oyuncuların farkları film içinde o kadar çok belli oluyor ki.. Diğer oyunculuklardan bahsedersek; hepsinin Sean Penn gibi olmadığını söyleyebiliriz ama her oyuncu gerçekten elinden geleni yapmış. Ben zaten Ryan Gosling’in oyunculuğunu her zaman beğenmişimdir ve filmdeki rolü de ona tam oturmuş ve o da hakkını vermiş.(Oyunculuğa ara vermesi ne yazık..)

Gangster filmlerini sevenler veya nostalji yapmayı sevenler için öneririm. Filmin bir farkı da aksiyonundan kaynaklanıyor. Tabi şimdiki teknoloji sayesinde. Geçmiş zamanlarda geçmesine rağmen film aksiyon dolu. Fazla söylenebilecek bir şey yok; eğer film seçmek istiyorsanız, karar veremiyorsanız ve en önemlisi canınız şöyle eski zamanlarda geçen güzel bir gangster filmi çektiyse veya nostalji yapmak istiyorsanız, açın izleyin bu filmi. Mutlu ayrılmak garanti, tabii herkes için olmayabilir.

Herkes bir şey ister, biraz daha fazla 
Yaşam inşa ediyoruz ve ne için yaşıyoruz 
Zengin ya da fakir, piyon ya da kral 
Sokakta yaşayabilir, tüm dünyayı kontrol edebilirsin 
Ama hiçbir lanet anlamın yok 

Bon Jovi - Blood on Blood - Live Chile 1990

redhotchilipeppersfansite:

Red Hot Chili Peppers - Glorious EuphoriaBy Travis Braun

redhotchilipeppersfansite:

Red Hot Chili Peppers - Glorious Euphoria
By Travis Braun

Loading more posts

Kimim ben?

Hilmi Can / İzmir


Tüm hakları saklıdır. Hilmi Can. 2013.